Kurumsal Sosyal Sorumluluk ve Sürdürülebilirlik Vizyonunun Yeni Odak Konuları (1)

Haziran ayıyla birlikte hem ülkemizde hem de dünyada çeşitli istatistiksel verilerin tamamlanmasıyla oluşmuş kapsamlı raporların açıklanması ve geniş katılımlı paydaş çalıştaylarının gerçekleştirilmesi sonucu geleceğimizi belirleyecek olan “Sürdürülebilirlik ve CSR Vizyonu” daha görünür hâle geliyor. Önümüzdeki dönemde SUCSR olarak danışmanlık hizmeti sağladığımız ve “Sürdürülebilir Kalkınma” doğrultusunda katkıda bulunduğumuz odak konulara ilişkin olarak ülkemizdeki ve dünyadaki gelişmeleri inceleyerek takipçilerimizle paylaşmayı ve “Sürdürülebilirlik ile CSR Vizyonu”nun etkileşim alanını genişletmeyi amaçlamaktayız.

Birleşmiş Milletler Küresel Ağı(UNGC) tarafından 2015 yılının sonunda açıklanan  “Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri”nin dokuz tanesi doğrudan “iklim değişikliği”nin yarattığı ağır olumsuzlukların önüne geçmek için öncelikli olarak iş dünyasını, iş gücünü, sivil toplumu, üniversiteler, belediyeler ve kamu kurumlarını stratejik paydaşlar anlamında birleştirmektedir.

Aralık 2015’te Uluslararası İklim Değişikliği Konferansı(COP21) sonucunda Paris’te uzlaşıya varılan İklim Değişikliği Anlaşması 175 ülke tarafından imzalandı. Birleşmiş Milletler’in New York’taki merkezinde imzaya açılan bu anlaşma, sera gazı salımlarının kısıtlanmasını birincil olarak hedefliyor. 2020 sonrasında dünyadaki küresel ısınmanın hesaplarını içeren Paris Anlaşması, şu ana kadar iklim konusunda imzalanmış en kapsayıcı anlaşma özelliğini taşıyor ve bir gün içinde en fazla imza toplayan uluslararası anlaşma oldu. Anlaşmayla küresel ortalama sıcaklık artış limitinin yüzyılın sonuna kadar 1,5 ile 2 derece arasında sınırlandırılması hedeflenmektedir. Ülkemiz, 2030’daki sera gazı salımını 1,175 milyon ton CO2 eşdeğeri yerine %21 azaltarak 929 milyon ton CO2 eşdeğerine indireceğini taahhüt etti. Kısacası, Paris Anlaşması’yla birlikte 2020 itibariyle enerji aksiyonlarımızı performans açısından belirleyecek en önemli hedeflerden biri, CO2 eşdeğeri gazların %21 oranında azaltılması olacaktır. Çünkü ülkemizde üretimden kaynaklanan CO2 emisyonlarının %40’ı enerji sektörüne aittir.

2016-2020 dönemi tüm dünyada sera gazı azaltımı hedefi için ön-hazırlık, değerlendirme ve planlama dönemi olarak görülebilir. Bu dönemin farkındalık yaratma, raporlama, mevzuat geliştirme, inovatif çalışmalar, geri dönüşüm ekonomisinin güçlendirilmesi ve yenilenebilir enerji kaynaklarının arttırılması için potansiyel bir hesaplama ve planlama dönemi olduğunu söyleyebiliriz. 2020-2030 dönemi ise sürdürülebilir enerji üst-başlığındaki uygulamaların, somut verimin (sonuçların) alınacağı ve anons edileceği zamandır.

COP21 iklim anlaşmasının ülkemizdeki enerji sektörü üzerinde yaratacağı etkilerin analizi ve stratejinin belirlenmesi öncelikli bir konu olarak ele alınıyor. Ülkemizin kalkınma planında 2023 yılına kadar enerjinin %30’unun yenilenebilir kaynaklardan sağlanmasının hedeflendiği görülüyor. Haziran ayı içerisinde Sabancı Üniversitesi İstanbul Uluslararası Enerji ve İklim Merkezi (IICEC) tarafından gerçekleştirilen “7. Uluslararası Enerji ve İklim Forumu” kapsamında kamu ve iş dünyasından önemli isimler bu stratejinin belirlenmesi için bir araya geldi. Forumda dile getirilen önemli konulardan biri %30 yenilenebilir enerji kaynağı oranının COP21 hedefini tutturabilmesi için daha yüksek olması gerekliliğiydi. Dünyada ve Türkiye’de sürdürülebilirlik çalışmaları doğrultusundaki en etkin firma olan Unilever’in 2016 Paydaş Toplantısı’nın sonuçları da benzer odaklanmalar içeriyor. İklim değişikliğinin tüketiciye ve tercihlerine – gıda ve beslenme bağlamında- olumsuz etkisinin 2030 yılı itibariyle maksimum düzeye ulaşabileceği vurgulanıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir